Ekonomik krizin etkilerinin geçtiği düşünülürken ikinci dip beklentileri gündeme geldi. Dengelerin henüz oluşmadığı, toplumların işsizlikle boğuştuğu günlerde yaşanan gelişmeleri Anadolubank Genel Müdür Yardımcısı Recep Atakan Finansgundem.com için değerlendirdi.
Dünyada üretim ve tüketim toplumları arasında bir farklılaşmanın yaşandığını vurgulayan Atakan, Batı ekonomilerinin vatandaşlarının 20 yıllık gelirlerini bugün harcayarak sanal refah duvarına çarptığını ifade etti.
Sohbetimizde, piyasalarda hakim olmaya başlayan ikinci dip beklentilerini değerlendirdikten sonra Türkiye’nin ileride önemli bir çekim merkezi olma imkanını anlatan Atakan, gelecekte’ AB’ye girmek istemeyebileceğimizi iddia etti.
Recep Atakan’ın Türkiye ve dünya ekonomisinin sorunlarını değerlendirdiği söyleşimiz…
Finansgundem: Global kriz başlayalı neredeyse iki yol olacak ama etkileri hala devam ediyor. Bu’ kadar uzun sürmesini neye bağlıyorsunuz?
Recep Atakan: Dünyada daha önce global boyutta yaşanmış 1.ve 2. Dünya Savaşlarından sonra 3. Dünya Savaşı gibi düşünebilirsiniz. Ama ortada silah yok, ekonomik savaş var. Bu nedenle çok büyük boyutlu olan bu ekonomik krizi ekonomistlerin dimağı da kaldıramıyor.’ Bir ülke ekonomisinin değişkenleri 8-10 tanedir. Modelleme yapmak mümkün. Ama dünya ekonomisini modellemek konusunda herkes zorlanıyor. Dikkat ederseniz bilen kahin oluyor, bilemeyen değersiz adam haline geliyor. Ama birinci aşamayı bilen kahin ikinci aşamayı bilemiyor. Bir önceki süreçte haksız duruma düşenlerin haklı çıktığı gibi bir durum yaşanıyor.
Yapılan değerlendirmelere bakılınca kafaların karışık olduğu izlenimi görülüyor. Bazılarına göre krizden çıkış sürecinin içindeyiz. Ama’ bazı görüşlere göre ‘ikinci dip’, ‘yeni resesyon’ yaşanabilir. Siz hangi görüşe daha yakınsınız?
Şu anda yaşadığımız krizi belki ikinci dip, üçüncü dip senaryolarıyla ilişkilendirmekten çok, bunun tahlilini 3-5 belki 10 yıllık gelişime bakarak yapmak mümkün. Dünyada üretim toplumu ile tüketim toplumu arasındaki farklılaşmanın yaşandığı, ekonomik dengelerin 2010 -2020 aralığında dünya düzeninin değişeceği bir ekonomik düzenin başlangıç krizi gibi düşünmek lazım. Gelecekteki şekillenmenin alt yapısı oluşuyor.
Yeni bir ekonomik düzen mi gelecek diyorsunuz? ’
Ne demek istediğimi birkaç örnekle açıklayayım. Sanayi toplumlarının gelişmiş ekonomileri bireyinin rahatlaması için sanayiden hizmet sektörüne dönmüş. Tüm ekonomilerin ana fikri vatandaşlarının gelirini artırmak üzerine kuruludur. Ucuz işçiliği zamanla pahalı hale getirmek, bireylerin gelirlerini yükseltmek üretimle kesişen dinamikler değil. Bugün krizdeki ülkelerin, Avrupa, Amerika benzer değişkenleri taşıyan ekonomiler,.. Kişi başı milli gelirleri yükseltilmiş vatandaşlar tüketimi arttırmak için önemli ölçüde kaldıraç kullandırılarak borçlandırılmış. Geçtiğimiz 20 senedeki büyümenin sıkıntılarını çeken bir yapı sözkonusu. ABD’nin de Avrupa’nın da temel de sorunları bu. Avrupa’da durum biraz daha kendi içinde ülkeler arasında daha farklılaşabiliyor. Özellikle genişlemesi sürecinde üretim alt yapısı olan, işçilik maliyetleri nispeten ucuz ekonomiler Avrupa Birliği’nin (AB) içine katıldı. Bu ülkelerin sorunları daha AB’ye girişleri özümsenmeden euro’ya geçişin getirdiği etkilerle bu ekonomiler sisteme senkronize olmadan, sıkıntıyla karşı karşıyalar.
Şu an dünyadaki temeldeki düzen, üreten ülkelerin bu ürettiklerini satabilme kaygısıydı. ABD ve Avrupa ülkeleri genelde ekonomisini üretimden hizmete çekerken üretim işini etkisi altına aldıkların Uzakdoğu ülkelerinde yapmaya çalıştılar. Kendi ekonomileri vatandaşlarının gelecekteki 20 yıllık gelirlerini bugün harcamasıyla yaratılmış sanal refahın duvara çarptı. Bu bir duraklamaydı, yol kazasıydı, 1-2 sene sonra düzelecek, tekrar devam edecek gibi bir görüntü yok. İşçilik maliyetinin pahalı olduğu, halkın refah seviyesi dolayısıyla sosyal güvenlik sistemlerinin geri dönüşlerinin çok zor olduğu, politik kaygıların sonucunda uzun vadeli bir duraklamanın içinde olduklarını düşünüyorum.
Türkiye’nin de aralarında olduğu yükselen pazarlara dikkat ettiğimizde, halkın borçlanmasının nispeten az olduğu, toplam bireysel borçlanmanın gayri safi milli hasılaya oranlarının genelde düşük olan ekonomiler olduğunu görüyoruz. Şu anda içerde tüketimi sağlayabilecek, az borçlanmış nüfusa sahip olan ekonomiler öne çıkmaya başladı. Ayrıca içerde üretimi koruyabilen, tarımı koruyabilen, işçilik ücretlerini yükseltmeyen, petrol, doğalgaz gibi doğal kaynaklara sahip olan ya da gelişecek pazarlara yakınlık gibi jeopolitik konumlarla farklılaşan ülkeler öne çıkıyor.
Bu ülkeler örnek vermek gerekirse…
Brezilya, Rusya önemli ekonomiler. Türkiye bu sebeplerin hemen hemen tamamını kendi üzerinde toplayabilmiş ülkelerden biri. İşçilik maliyetleri nispeten Avrupa, Amerika’ya göre ucuz. Keza tüketim de… Örneğin mortgage kredilerinin gayri safi milli hasılaya oranları’ çok düşük. Avrupa ve Amerika ülkelerinde bu oran yüzde 70 -80’e ulaşırken Türkiye’de yüzde 5-6’lar seviyesinde. Vatandaşlar hala günlük gelirlerini harcama üzerine kurulu bir düzende yetişmiş. Türev piyasaları oluşmadığı için kaldıraç gibi unsurlardan zarar görmemiş ülkelerden biri… Türkiye’nin ayrı bir konumu var. Dünyadaki yeni düzende üretimin ve sanayi büyümesinin merkezi sayılabilecek Ortadoğu, Uzakdoğu pazarlarına açılan tek demokratik İslam ülkesi olması Türkiye’yi öne çıkarıyor. Bu coğrafi konumu olan, demokrasi kültürü uluslararası normlarda olan 3 -4 tane ülke görebiliyorsunuz. Bunlardan biri Türkiye biri belki İsrail, biri de İran… İran’ın kendi içindeki sorunlar ve uluslararası toplumla sorunları var. İsrail’in Arap yarımadasıyla sorunları var. Türkiye göreceli olarak en avantajlı konumunda…
Peki yeni düzen nasıl şekillenecek?
Dünyadaki bu kriz 1-2 yıl sonra her şeyin eski düzene döndüğü bir krizden ziyade yeni ekonomik düzenin oluşması sancılarının yaşandığı bir dönem olduğunu düşünüyorum. Önümüzde 3-5 senelik trende baktığımızda; gelişmiş ekonomilerdeki tüketim eğiliminin azalması, dünyadaki üretimi kim yaparsa yapsın yeni tüketim pazarlarına açılım dediğimiz senaryo var. Oyun şöyle şekilleniyor; Bundan sonra dünyada tüketen toplum şu ana kadar da’ refahı, dolayısıyla en çok tüketime sahip olan Avrupa, Amerikan’dan ziyade halkı yavaş yavaş zenginleşen serbest ekonomi düzeniyle yeni yeni tanışmaya başlayan ve dünya nüfusunun çoğunluğunun yaşadığı Çin, Hindistan, Türkiye, Endonezya, Rusya, Brezilya hatta jeopolitik konumu dolayısıyla Polonya gibi ülkeler şu anda kritik pozisyonda olan ülkeler.
Yani global ekonomide batıdan doğuya bir eksen kaymasından söz ediyorsunuz. Peki Türkiye buna ne kadar hazır?
Türkiye şu anda piyasalardan da takip edileceği gibi önemli bir konumda ve bu konumunu artılarıyla eksileriyle bir şekilde kullanmaya çalışıyor. Pozitif olarak kullandığımız konumlamaların başında, komşu ülkelerle kavgalı Türkiye senaryosundan, komşularıyla barışık Türkiye senaryosuna geçilmesi oldu. Dünyadaki bu yeni pazarlara açılış senaryosunda iyi kullanılan bir siyasi teorem… Sıkıntısı ise dünyadaki ekonomiyi taşıyacak G20 ülkeleri arasında hala dış ticaret fazlası verememiş iki ülkeden biri olması, diğeri Güney Afrika.
Eğer krizin toplam süresinin 5 sene olduğunu varsayarsak, 5 sene öncesine göre çok daha avantajlı bir konumda olmasına yarayan bir trendin içindedir. Geçen sene ki hızlı daralma sonrası şu an tepki düzeltmesi bir süreci yaşıyoruz. Genel veriler itibariyle baktığınızda ABD krize ilk giren, ilk önlemlerini alan ülke olarak yakaladığı olumlu havanın yavaş yavaş tekrar olumsuz verilerle beslendiği bir döneme giriyoruz. Neticede bir tepki olduğu artık gelen verilerde görülüyor. Krizle birlikte kötüleşen işsizlik verileri, 6-7 aylık sürekli yükselen bir trendden sonra tekrar düşen bir trende giriyor olması, bankacılık sisteminde halen ufak tefek bankalara el konuluyor olması, Amerika ekonomi sisteminde güvenin oluşması, ticaretin oluşması için bastığı fazla parayı geri almaktan çekinmesi, verilen likiditenin 2011’de geri alınmaya başlama sürecinin 2012’ye kadar kayacağı şeklindeki ön izlenimler Amerika’daki kriz olgusunun 2011’e kadar süreceği beklentisini yaratıyor. Amerika çok önemli bir pazar, dünya ekonomisinde en önemli belirleyicilerinden biri... Bugün bırakın sadece paritenin değişimini, Türk tahvil piyasası bile Amerika’dan gelen verilere endeksli hale geldi. Globalleşen ekonomide bütün oyuncuların Amerika’dan etkilenmemesi mümkün değil. Dolayısıyla gelin verilerin etkileri her ülkede de yaşandı, Türkiye’de de yaşanıyor ama Türkiye’nin ayrı bir hikayesi var.
Ticaretteki en büyük partnerimiz olması itibariyle Avrupa bizim için daha önemli. Oradaki manzara nasıl?
Avrupa’nın sorunu Amerika’ya göre daha uzun sürecek. Nereye gideceğinden de çok emin değilim. AB siyasal birliği yaparken, ekonomik olarak bu süreci kaldıramayabilir. AB ekonomik birlikten çok belki siyasi birlik modeline doğru bir dönüşüme gidebilir. Çünkü yükü taşıyan ülkeler, haklı olarak ağırlıklarını arttırmak isteyeceklerdir. Diğer ülkelerin bunu kabul etmek istemeyebilir. Dolayısıyla AB’yi önümüzdeki dönemde ekonomik sebeplerden dolayı zor bir dönem bekliyor.
Bunun sinyallerini Yunanistan krizinde gördük. Almanya’da Yunanistan’a yardım konusunda bayağı bir tepkiler oluşmuştu…
Bu sadece Yunanistan için olan tepkiler… İrlanda ,İspanya, İtalya gibi daha patlamayan ekonomiler var. Şu anda borç sorunlarını bir şekilde yönetiyorlar. Bu ülkeler Yunanistan benzeri bir süreci yaşamış olsalardı, bugün belki AB’den söz etmemiz mümkün olmayabilirdi. Kısa vadede sorunların çok kolay çözüleceğine inanmıyorum. Uzun vadede dünyanın ekonomik konjonktürü dolayısıyla AB’nin belki de farklı stratejik ortaklıklara gidebilme ihtimali var. Örneğin Almanya-Türkiye, Almanya-Rusya gibi.. Siyasal anlamda da kuvvetli olan ekonomilerin yanında hissetmesi için önemli bir çekim merkezi oldu Türkiye.
Türkiye epeydir AB’nin kapısında bekletiliyor. Bu süreç ile birlikte kapıdan içeri alma gibi bir gelişme olabilir mi?
Olabilir ama bu durum bir 5 yıl daha devam ederse Türkiye AB’ye girmek ister mi emin değilim. Çünkü AB’nin siyasi normları bizi cezbederken ekonomik performans anlamında 5 yıl sonra Türkiye’nin Almanya hariç AB’nin en büyük ekonomilerinden biri olma olasılığı var. Ekonomik seviye olarak zaten bir çoğuna yakın seviyedeyiz. Yıllık yüzde 5 ile 7 arasında büyüme sürecini 5 yıl boyunca yakalarsak, AB’deki ekonomilerin de en iyimser yüzde 1-2 aralığında büyümesi halinde onları geçebiliriz. Ekonomik gözle baktığınızda AB’ye girip girmemeyi büyük bir ihtimalle biz düşünmeye başlayacağız
Türkiye’yi cazip kılan başka özellikleri de var mı?
Türkiye’nin çok değerli iki özelliği var.Birincisi önemli bir üretim ülkesi, ikincisi önemli bir tarım ve su gibi dünyanın gelecek 20 senesinde en büyük ihtiyaç kalemlerine sahip olması. Doğal kaynakların bir süre sonra nüfus artışına yetmeyeceği düşünülüyor. Dolayısıyla tarım ve su dünya konjonktüründe önümüzdeki 20 sene içersinde en önemli tüketim maddeleri olacak. Türkiye’nin gizli potansiyellerinden biri de tarım ve su kaynakları. Gelecekte gıda ve su petrol kadar önemli kalemlerinden biri olacak.
Bir üretim hattı olması, genç nüfusu, toplumunun tüketim eğilimlerinin ve borçlanma düzeyinin çok fazla olmaması, 2001 krizi sonrası alınan önlemler sonrasında bankacılık sisteminin son derece düzgün olması artı puan hanesine yazılabilecek noktalar. Ayrıca gelişmiş tüm ekonomilerdeki en temel sorunlardan biri olan bütçe açıklarının ya da toplam borçlanmaların gayrisafi milli hasılaya oranları gibi rasyolarımız bizim lehimizde. Şu anda AB bizim normları yakalarsa ne ala. Maastricht kriterlerine göre ülke borcunun gayri safi milli hasılaya oranı yüzde 61’lerde olması gerekiyor. Türkiye bu oran şu anda yüzde 40-50 aralığında. Bugün Almanya’da bu oran yüzde 79 ve diğer Avrupa ülkelerine göre iyi deniyor. ’
AB’nin kendi koyduğu kriterlere uyamaz hale gelmesi üyelik konusunda bizim şansımızı artırmıyor mu?
Şu anda AB’ye girmiş olsaydık Maastricht kriterleri yerine belki Ankara kriterlerini konuşuyor olabilirdik. Türkiye’nin içinde’ bulunduğu bu durum ilelebet devam eder mi? Devam etme olasılığı var . Bu devam etme olasılığını şüphe altına sokacak uygulamalar da var.’ Çünkü önümüzdeki 4 senede 4 ayrı seçim yaşayacak ekonomik, siyasal gündem var Türkiye de. Yakında referandum, seneye genel seçimler, sonraki sene Cumhurbaşkanlığı seçimleri, sonraki sene belediye seçimleri var. Hemen arkasından benzer takvimin her 4-5 yılda bir yapıldığın düşünürsek önümüzdeki 10 senede 6-7 tane seçim yaşayacağız. Bu sebeple ekonomi siyaset ayrışmasının bu kadar net gözüktüğü, siyasal gelişmeler ne olursa olsun ekonomiyi bu kadar az etkilediği bir ritimden inşallah siyaset ile ekonominin iç içe girdiği 2001 öncesi ortama dönmeyiz.
Siyaset ile ekonominin ayrıştığı bu sistem bozulmazsa seçimler ekonomiyi çok fazla etkilemez mi demek istiyorsunuz?
Doğru. Türkiye’de ekonomiyi etkileyebilecek en majör senaryolardan bir tanesi tek partili hükümette roller kimde olursa olsun bir koalisyon hükümetine gidilmesin diyebilirsiniz. Ama Avrupa’da nerdeyse koalisyonsuz yönetilen ülke yok. Dolayısıyla koalisyon kültürü de’ ekonomiyi etkilemeyecek boyutlarda olduğu normlar var önümüzde. Türkiye şu anda siyasetin ekonomiye etkisi dediğinizde akla gelen ilk senaryolardan bir tanesi seçim ekonomisi uygulanması, koalisyon senaryoları gibi şeyler konuşuluyor. Seçim ekonomisi uygulandığında ister istemez bu piyasaları rahatsız edecektir. Böyle bir senaryoda Türkiye’nin borç yükü kritik seviyenin çok altında olduğu için Türk ekonomisi hakkında uzun vadeli bozulma planlarını devreye sokmaz. Türkiye’nin borç bölü gayri safi milli hasıla oranı 45 ten 50’ye çıksa da diğer karşılaştıracağınız tüm ülkelerle zaten göreceli bir avantajı var, böyle bir iki dalgayı da atlatabilecek ekonomik norm var şu anda. ’
Mali kuralın ertelenmesi siyasi ve ekonominin ayrıştığı bugünkü görüntüye zarar verir mi?
Türkiye, her 5-10 senede bir IMF programı yürütmüş, yaptığı IMF programlarının sadece bir tanesini tamamlamış bir ülke olarak siyasetin ekonomi üzerindeki etkilerinin hep kötü olduğu bir 30-40 senelik geçmişi olan bir ülke olarak hep bir çıpaya ihtiyaç duymuş. Şu anda IMF ile programın olmamasına piyasa tepkileri ne kadar geçiciyse, mali kural ile ilgili de o kadar geçici oldu. Çünkü orta vadeli program geçmese de bir miktar seçim ekonomisine kayış bekleniyor ama bunun ana omurgayı bozması beklenmiyor piyasada
Türkiye’nin ekonomik anlamda dezavantaj yaratan sorunları nelerdir?
Türkiye’nin iki tane temel sorunu var. Birincisi ekonomimiz halen cari açık yaratan bir ekonomi. Yani İkincisi de borç vademizi kısa olması. Yani Hazine’nin şu anda borçlanmamızı gayri safi milli hasılaya göre düşük diyoruz ama yıl başına düşen faiz ödemesi bütçede hala bir çok ülkeye göre fazla. Amerika, Avrupa borçlanmasının ihraçlarla önemli kısmını 10-20-30 yıllık vadeyle yaparken, Türkiye’de her ne kadar uzasa da şu anda 2-3 yıl ortalama vadeye sahip bir borçlanma yapısı var. Borcu her 2-3 senede bir çevirmek durumunda olduğumuz için faiz ödemelerinin bütçeye getirdiği yük rasyomuz hala bozuk. O yüzden Hazine’nin yakalanılan ılımlı konjonktürlerde özellikle yabancı sermayenin çok sıcak olduğu’ dönemlerde vade uzatımı konusunda hamleler yapması lazım: Kaldık ki bu hazırlıkları yaptıklarını hissediyoruz. Çünkü Türkiye‘ye ilgi odağında…Türkiye’ye sadece sıcak para gelmiş değil, uzun vadeli borçlanmalarına da kaynak getiren bir pazar var. Çünkü dünyadaki düşük faizin altı ay, bir sene, iki sene sonra düzeleceğini düşünen tonlarca kişi varken Türkiye’nin şu anda 5 - 10 yıl vade arasındaki borçlanmalarına, bırakın devletin, banka borçlanmalarına da çok güzel talep geliyor. Bugün birer yıllık sendikasyonlarla dönen bankacılık sistemi, rahat rahat beş yıllık borçlanmaya çıkıyor. Şu anda faizden çok daha önemli özel sektörün para bulabiliyor olması.
Mevcut konjonktürde önümüzdeki dönemde iki konuda değişim bekliyorum. Birincisi; Hazine borç vadesini uzatacak ve eline gelen her fırsatı değerlendirmeli. İkincisi ki bu çok önemli ve öneriyorum belki bugünkü gündemin en önemli maddelerinden bir tanesi olması lazım. Sistemde her şey dönüşüme uğradı ama vatandaşın bankalara getirdiği mevduatın vadesinin uzaması konusunda en ufak bir değişiklik yok. Avrupa bankaları Türk bankalarına Türkiye’ye 5 yıllık para veriyor. Avrupa’ya 30 yıllık eurobond ihracına çıkıyorsunuz rahat raat buluyorsunuz, ama Türkler 35- 40 gün mevduatta durma alışkanlığından vazgeçemedi. Burada vatandaşı suçlamıyorum. Türkiye’de bireysel tasarrufların daha uzun vadeye yayılabilmesi için stopajla oynamak gerekiyor. Bunun adı başka özendirici vergisel önlemler olabilir, belki daha uzun vadeye daha yüksek getiri elde etmeyi sağlayacak düzenlemeler olur. Türk bankacılık sisteminde pasifin boyunun uzaması, yerli mudinin daha uzun vadeye para yatırabilmesi için çok önemli bir fırsat var önümüzde. Otoritelerin bunu çok iyi değerlendirmesi lazım, en önemli konulardan bir tanesi bu…
Döviz kurayla ilgili tartışmalar konusunda ne düşüyorsunuz?
Mevcut siyasi iradenin dalgalı kur sisteminden vazgeçme gibi bir niyetleri olduğunu düşünmüyorum. Dalgalı kura kadar Türkiye her türlü enflasyonu düşürme senaryosunu denedi. Dalgalı kur sonrası alınan diğer yapısal önlemlerle birlikte uzun yıllar sonra ilk kez tek haneli enflasyon dönemini yaşamaya başladı. Bu ekonomik modelin enflasyonu düşürücü etkisi sonuç vermişken ben dalgalı kur rejiminden bir dönüş olacağına şu anda pek olanak vermiyorum. Ama bazı ihtiyaçlar olabilir.’ 2001 krizi sonrası alınan önlemlerin hepsi önemli düzeyde ekonomik ralli yarattı. Dünya krize girdiği dönemde biz biraz daraldık ama halen en hızlı tepki veren ülkeler arasındayız. Ekonomik modelde bazı düzenlemelere ihtiyaç var. Özellikle bu düzenlemelerin dış ticaret dengesinde sürekli ayağımıza yapışan açık sorununu gidermek için yapılması gereken ekonomik modelleme ihtiyacını önümüzdeki dönemde piyasa daha fazla konuşacak. Ama bu sadece kur tartışmalarına kilitlendi. Kur önemli bir değişken. TL’nin yüzde 5-10 değer kaybetmesi halinde sağlanacak rekabet avantajı etkili olur. Merkez Bankası verimlilik artışını ön plana çıkartıyor. İhracatçı kur artışını daha öne çıkartıyor. Herkesin yapmak istediği ya da düzeltmek istediği bir modelleme var. Dalgalı kur rejimine devam kararı verdiğinizde kuru yukarıya çekmek demek, kura müdahale etmek demek. Kur müdahaleleri kısa vadede sonuç getirir gibi gözükür ama uzun vadede olması gereken yere gelir.
Müdahalelerin etkisi de geçiciyse ne yapmak gerekir?
Kur neden yükselemiyor? Ülkeler arası faiz marjlarının, enflasyon farkının eskisi kadar açık olmaması ya da sıcak paranın şu anda Türkiye’ye fazlasıyla atak yapmasının etkisini yaşıyoruz. Şimdi bu sıcak paranın pozitif yönünü yaşıyoruz makro ekonomik açıdan. Hazine’nin borçlanmayı uzatmasını ve faizi düşürmesine yardımcı oluyor.’ Dikkat edin bütçe tarafında performans kötü gitmiyor. Sıkıntısını düşük kurun getirdiği dış ticaret açığı ve rekabet dezavantajı… Bu da bir yandan cari açık olarak karşımıza çıkıyor. Geçen seneki model de cari açık sıfıra yakın, 50 milyar bütçe açığı vardı. Bu seni 45 milyar cari açık, bütçe yükselmesi olabilir. Bütçe düzeliyor, cari açık artırıyor. Şimdi bu ikisinin aynı anda toparlanabildiği bir sistem yaratsak zaten şu anda Çin gibi çok daha hızlı öne çıkabilecek ülkeler den biri olacağız. Ama mevcut siyasi konjonktürün özellikle seçime 1 sene kalmış olan bir dönemde küçük makyajlar dışında ekonomik programda çok önemli değişmeler beklemiyorum. Ama seçim sonrası dönemde ekonomide bazı ayarların yapılması lazım. ’
Altın fiyatlarındaki hareketliği nasıl değerlendiriyorsunuz?
Altın eşittir tansiyon aleti… Altın tamamen kriz beklentilerinin uzamasıyla değer kazanacak bir barometre niteliğinde, altın fiyatına bakıp beklentileri ölçebilirsiniz. Eskiden borsa endeksleri bu işi yapardı. Şu anda altın fiyatı yapıyor. Yön konusunda tahminim ekonomik düzelmenin başlamasının uzadığı her dönemde altın yukarıda kalacaktır.
Soros’un altına yöneldiği haberleri çıktı…
Şu anda Amerikan ekonomisinin 2011’de değil 2012’de faiz artışına geçebileceği beklentisi artı. Yani bir sene boyunca altın’ spekülatif bir yatırım aracı olacak. Bu volatilite altın aldıkça, satan da olmadığı sürece her zaman fiyatıyla oynarsınız. Neticede oyuncuların fikirlerini açıklama özgürlüğü vardır. Ama açıklanan her pozisyon doğrumudur onu bilemeyeceğim. Ama altın üzerine spekülasyon yukarı doğru devam edebilir.