2009 yılında ING Bank Türkiye genel müdürlüğünden ayrılan Hakan Eminsoy, Cenk Tülümen ile birlikte faktoring ve portföy yönetimi alanında faaliyet gösteren iki şirket kurdu. İzinleri bayramdan önce çıktı ve Sardes faaliyete başladı. “İstediğimiz bankanın fonunu müşterimize önerebiliriz, hatta istediğimiz ürünü önerebiliriz, hiç kimsenin ürününü satmak zorunda değiliz. Elimiz bu açıdan biraz daha rahat, aradaki temel fark bağımsızlık” diyen Eminsoy yeni girişim ve beklentilerini Finansgundem.com’a anlattı.
Hakan Bey, sizi tanıdığımdan beri çeşitli finans kuruluşlarında genel müdür olarak görev yapıyordunuz. Meslek hayatınızı özetleyebilir misiniz?
Hakan Eminsoy: Bankacılık serüvenim 1989 yılında Finansbank ile başladı. Öncesinde 4.5 yıldır Arthur Andersen’da çalışıyordum. Zaten Arthur Andersen’da banka denetimi yapıyordum.
İlk genel müdürlüğüm Finans Leasing ile başladı. 4 yıl Finans Leasing’in genel müdürlüğünü yaptım. 1997-1999 yıllarında Finans Yatırım’ın genel müdürlüğünü yaptım. Daha sonra grubun satın aldığı Sakura Bank’ın genel müdürlüğünü yaptım.
2002 yılında Finansbank Grubu’ndan ayrıldıktan sonra içimde zaten var olan girişimci yönüm devreye girdi. Bir deneme yaptım ama olmadı.
Yapmayı denediğiniz şey neydi? Yine finans sektörüyle mi ilgiliydi?
Eminsoy: 2001 krizi sonrasıydı. O dönemde 20 civarında banka batmıştı. TMSF de banka satmaya çalışıyor ama kimse almıyordu. Yabancı bir ortak bulalım, küçük bir banka alalım diye bir vizyonumuz vardı. O dönem Türkiye çok karışık olduğu için kimseyi ikna edemedik. O zaman konuştuğumuz yabancılar daha sonra buraya dönmek için milyar dolarlar ödedi. Oysa biz o dönemde kime sorsak “o coğrafyada yatırımı düşünmüyoruz” diyorlardı. Tamam, bir kriz oldu ama ilelebet kötü gidecek diye bir şey yok, düzelme ve iyileşmenin olacağına inanıyorduk. Fakat yabancıları inandırmada yeterli olamadık. Yedi ay kadar uğraştım, olmayınca da 2002’de Oyak Grubu’na girdim. O sırada Oyakbank TMSF’den Sümerbank’ı almıştı ve birleşme süreci içindeydiler. 2003’den 2007’ye Oyakbank, 2007’den 2009’a kadar da ING Bank genel müdürü olarak devam ettim. Oyakbank’ta kariyerim sırasında gördüğüm beni de geliştiren en önemli şey, Oyakbank çalışanının bankaya sahip çıkmasıydı. Oyakbank yarı kamusal bir yapı içerisindeydi. Oyakbanklılar kalpten çalışıyordu. Bu insanların çoğu da başka bankalardan gelmişti. Çok farklı yerlerden gelen insanlardı. Kader onları bir araya getirmişti ve bu insanlar yüreğini ortaya koydu. Küçük bir banka iken çok iyi seviyeye geldi.
Oyakbank’ın ING’ye satış sürecinde de Coşkun Bey (Ulusoy) ile aktif rol oynadınız…
Eminsoy: Satış görüşmesinde aktiftim çünkü bankayı satacak bir hissedar figürü yoktu. Bankanın çalışanı sahip çıkarsa bu daha etkili oluyor. Zaten eminim bizimle görüşenler de bundan etkilendiler. Sunum yapan herkes kendi bankasını anlatır gibi anlatıyordu. 2007 Haziran’da satış sonuçlandı. 2009 Kasım’da ayrıldım.
Niye ayrıldınız?
Eminsoy: Şu anda yaptığım işleri yapmak için kendi isteğimle ayrıldım. Çünkü kendi işimi yapmak, bir girişimde bulunmak hep aklımdaydı. İş hayatında bir proje aklına takılıyor ve yapmak zorunda hissediyorsun. Kasım 2009’da ING’den ayrıldıktan sonra Cenk Bey (Tülümen) ile 2010’da hareket geçtik.
Şirketinizin hissedar yapısı bilgi verebilir misiniz?
Eminsoy: Anonim şirket olduğu için 5 ortak var. Ama temelde ana hissedar olarak ben ve Cenk Bey var.
Faktoring ve portföy yönetimi alanında faaliyet gösteren iki şirket kurdunuz. Neden bu sektörleri seçtiniz ve hedefiniz nedir?
Eminsoy: Portföy yönetimi lisansı çok yakın zamana kadar sadece bankalar, sigorta şirketleri gibi kurumsal yapılara verilen bir lisanstı. SPK da bu portföy yönetimi işinin gelişmesini istiyor. Bu iş dünyada bağımsız yapılması esasına dayanıyor. Sayın Vedat Akgiray SPK Başkanı olduktan sonra yeni bir vizyonla bu alan bireylere de açıldı. Yurtdışındaki örneklerde olduğu gibi operasyon işlemini, saklama hizmetini bankalar sağlıyor. Bu çok doğru bir yaklaşım çünkü burada asıl iş yönetmekle ilgili vereceğiniz kararlar, diğer bütün işlemleri saklamacı bankanız yapıyor. Siz paraya ve varlıklara el süremezsiniz. Onlar saklama bankasında ilgili müşterinin hesaplarında durmak zorunda.
Bu düzenleme ile portföy yönetiminde neler değişecek?
Eminsoy: Sonuçta bu düzenleme yeni bir fırsat yarattı. Bunun yurtdışındaki gibi olacağını varsayıyorum. Sektörün bu alanda büyüyeceğine ve değişeceğine inanıyoruz. Portföy yöneticiliğinin yapısal olarak değişeceğine, daha bağımsız olarak sürdürülecek bir meslek olacağına inanıyoruz. Yakın zamana kadar portföy yönetimi bankaların yan kuruluşu gibiydi.
Biz istediğimiz bankanın fonunu müşterimize önerebiliriz, hatta istediğimiz ürünü önerebiliriz, hiç kimsenin ürününü satmak zorunda değiliz. Elimiz bu açıdan biraz daha rahat, aradaki temel fark bağımsızlık…
Portföy yönetiminde hedef kitleniz kimler?
Eminsoy: Hem bireyler, hem de kurumlar. Şu anda önceliğimiz yerli müşteriler. Faaliyet iznini aldık ve çalışmaya başladık.
Faktoring şirketi de kurdunuz. Buna ilişkin düşünce ve planlarınız nedir?
Eminsoy: Malum Türkiye’de mali sektör BDDK şemsiyesi altında… Banka lisansı almak bizim gibi insanlar için mümkün değil. Mali piyasaya girebilmenin yegâne yolu faktoring lisansı… Öte yandan 3 yıl öncesine kadar faktoring sektörü BDDK’ya bağlı değildi. BDDK’nın bünyesine geçtikten sonra bir yeniden yapılanma ve gelişme sürecine girdi. Bu da benim çok daha fazla ilgimi çekti. Bir de bazı kredi süreçleri açısından faktoring gibi yapılar çok daha verimli. Büyük organizasyonlar kurmadan yapabileceğiniz işler. Bu da yeni dönemde avantaj oluyor. Bir iş kurarken alt yapısı, masrafları, genel giderleri yüksek olan işleri kurmak zor oluyor. Bankacılık genel giderleri başlangıçta bile çok yüksek olan bir iş kolu. Küçük ve mütevazi bir şekilde yapmak pek mümkün değil. Büyük bir sermaye birikimi gerekiyor. Ama faktoring daha mütevazi ve daha verimli imkanlarla yapılabiliyor. Artık çok büyük kurumlar masraf tabanlarıyla mücadele eder hale geldiler. Tasarruf etmek zorunda olduklarını bilmelerine rağmen yapmakta zorlanıyorlar. Biz bu dört sebepten ötürü factoring sektöründe yer almak istedik. Bayramdan hemen önce izinler çıktı ve bayramdan sonra faaliyete başladık.
Finans sektöründen başka sektörlerde de olacak mısınız?
Eminsoy: Öncelikle girişimlerimizin başarıya ulaşmasını amaçlıyoruz. Girişmek, başlamak bir başarıysa sonuçlandırmak da bir başarıdır, amacımız sonuçlandırmak. Gelecek günler neyi gösterir bilmiyorum ama yaşamakta olduğumuz zor günler bulunduğumuz sektörde de farklı yapılandırmaları gerektirecektir. O farklı yapılandırmalar belki bize bir takım fırsatlar çıkaracak diye düşünüyorum. Artık büyük organizasyonlar arzu edilen verimlilikte çalışamıyorlar. Bu da bizim gibi bu işi daha verimli yapacağını söyleyen kuruluşlara imkan yaratacaktır.
Önemli finans kuruluşlarında genel müdürlük yaptınız, şimdi girişimcisiniz. Arada nasıl bir fark var?
Eminsoy: Girişimcilik kolay iş değil, çok daha zor. Hatta ortağım Cenk “sıfırdan iş kurmak ne kadar zormuş, artık bakkalı görsem tebrik edeceğim” dedi. Profesyonelliğin de zor tarafları var ama sıfırdan iş kurmak da zor.
Şirketin ismini neden Sardes koydunuz?
Eminsoy: Sardes, Manisa Salihli yakınlarında tarihi bir kent. Parayı icat eden Lidyalıların önemli bir şehri… Benim yıllardır aklımdaydı, bu isim bizim topraklara ve ticarete ait bir isim.
Global krizin gölgesinde böyle bir işe girmek riskli değil mi?
Eminsoy: Krizin ne zaman, ne şekilde geleceği bilinemiyor. İşler çok iyi giderken, daha palazlanmadan krize yakalanmaktansa buna hazırlıklı ve bilerek girmek, ona göre hazırlığınızı yapmak daha iyi, biraz daha temkinli davranmış olursunuz. Bu işe 2007’de girip de 2008’de kriz olsaydı çok büyük bir risk olacaktı. Şimdi ise bilerek giriyoruz, daha temkinliyiz. Önlemini aldığımızı düşünerek giriyoruz. Ben bankacılıkta şunu gördüm; en iyimser ortamlarda yapılan işler daha sonra maalesef üzücü işler doğurabiliyor. Bu dönemde insanın dikkati daha az, daha fazla risk almaya hevesli, riski değerlendirirken daha iyimser oluyor. Ama kriz döneminde riskleri alırken biraz daha temkinli biraz daha karamsar yaklaşılıyor.
Kriz döneminde fırsatlar da çıkıyor. Keşke 2002 yılında da böyle bir fırsat yakalamış olsaydık. O gün Türkiye’de hangi dalı tuttuysanız bugün ağaç oldu. O zaman denedik ama yapamadık. Herkes Türkiye’de bankacılık bitti zannediyordu. Hatta meslek bile kötü görünüyordu. Ama ilk atağı yapanlar küçük bankalar oldu Denizbank, Finansbank, Oyakbank’ın büyüme imkanı o zaman çıktı. O dönem de şöyle bir söylem genel kabul görmüştü: “Türkiye’de bankacılık çok küçük, Türk bankacılık sektörünün toplam aktif büyüklüğü Avrupa’daki orta ölçekli bir bankanın aktif büyüklüğünden az”. Artık bu büyüklüğün çok da önemli olmadığını görüyoruz. Şu anda Türk bankacılığı nerede, Avrupa bankacılığı hangi noktada?
Avrupa’da ve dünyada kriz söylemleri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Eminsoy: Avrupa, Amerika’ya göre daha olumsuz bir noktada. Özellikle Avrupa’nın 2008’den 2011’e kadar olan süreyi boşa geçirdiğini düşünüyorum. Krizden sonra ciddi anlamda bir şey yapılmadı. Üç yıl boşa geçti. Büyük organizasyonların mevcut halleriyle gidemeyeceklerini ve yapılanmalarını gözden geçirmeleri gerektiğini düşünüyorum. Daha radikal kararlar gerekiyor ama yine de bunu yapmakta imtina ediliyor.
DOLAR DEĞER KAZANACAK
Sardes Portföy CEO’su Cenk Tülümen global krizin geldiği nokta ve bundan sonraki gelişmeler hakkında şunları söyledi:
Global kriz süreci, piyasalar içerikli problem olmaktan çoktan çıktı. İş tamamen hukuksal boyutta… Avrupa Birliği (AB) oluşturulurken bu birlikten nasıl çıkılacağı yazılmamış. Şu anda AB’den çıkmak zorunda kalan ülke nasıl çıkartılacak belli değil. Bu yüzden iş uzuyor ve çok sancılı oluyor. Özellikle Yunanistan ve akabinde İtalya, Portekiz bu problemler çözülene kadar piyasalardaki bu gerginlikler sürecek.
Avrupa’da karar alma süreci hem yavaş hem de tanımlaması yok. O yüzden doların euro karşısında değer kazanacağını iddialı bir şekilde söylüyoruz.
Borsalar da şu anda geriliyor ama çok enteresan bir şekilde asıl problemi olanlar şirketler değil devletler. Tabi devletlerdeki olumsuzluklar şirketlere yansıyor o yüzden borsalar geriliyor.
Bence ikinci satış dalgası devlet tahvillerine gelecek. Bu ABD devlet tahvillerine de olabilir, euro bazlı tahvillere zaten geldi. İkinci balon tahviller ya da devlet borçlanmalarında var diyebiliriz. Önümüzdeki dönemlerde bu ana trendlerde hareket bekliyoruz.
Türkiye’de ise ana konu cari açık, iki üç yıldır yükselen trendde olan cari açık, önümüzde yıllarda yükselme ivmesini kaybedip oradan da hızlı bir şekilde aşağı geleceği öngörülüyor. Ama bu henüz hissedilmedi. Bankacılık çok sağlam gidiyor ama Avrupa’daki bir çöküş bize ihracatta düşüş yaratır. Zira bizim ihracatımız euro ağırlıklı, ithalatımız dolar… Eğer euro/dolar ters dönerse bunun sonuçları olumsuz olabilir. Benim en büyük şüphem burada… Dolar 2 lira da olsa bu ihracat artışı olmayabilir. Pozitif bakarsak Kuzey Afrika gibi yeni piyasalar açabiliriz. Her halükarda bizim ihracat pazarında iyi olmamız gerekli.
Tahvil piyasalarında ikinci dalga olursa, bizim piyasaları kötü etkiler. Çünkü bu faiz artışını getirir. Bizim şu anda avantajımız yurtdışından bankalarımızın çok makul oranda borçlanıyor olmaları… Tahvil piyasalarındaki olası ikinci dalga, ikinci durgunluk dalgası getirir. Zaten Merkez Bankası da hem ihracat potansiyelinin azalması, hem de faizlerin artacağını beklediğinden Türkiye’de bir durgunluk öngörüyor. Dünyada ve Türkiye’de merkez bankaları bu yüzden bir gevşeme politikasına başlamış durumda. Biz ani bir çıkış, ani bir dalga yaşamadık, sadece Avrupa’da gelen talebin ciddi kısılacağı beklentisinden kaynaklanıyor bu.